30 Nisan 2010 Cuma

Madrilena Olmak...


Birkaç gün boyunca sizlerle Madrid kentinin gastronomi dünyasına ait gözlemlerimi palaşacağım. Yorumlarınızı ve kendi deneyimlerinizi merakla bekliyorum.
Açılışı "jamon iberico" ile yapmak istedim. Çünkü Madrid ziyaretim boyunca kendisinden uzakta bir öğün bile geçirmediğimi söyleyebilirim. İspanya ve Portekiz'de doğal ortamlarda yaşayan siyah domuzların etinden elde ediliyor. Coğrafi işaretleme kurallarına göre %75'i bu özel domuza ait et olduğu sürece "jamon İberico" adını alabiliyor.
Jambonun çeşidine göre 12 ay ile 36 ay arasında özel ortamlarda kurutulmaya bırakılıyor. Bu çok lezzetli jambonu Madrid'de tapas restoranlarında tadabilir veya hemen her sokakta bulunan şarküterilerden satın alabilirsiniz. Bunu söylemekle birlikte restoranlarda bir tabağının 15-20 euro karşılığı sunulduğunu belirtmek gerek. Hatta ve hatta sonra detaylı olarak değineceğim Casa Alberto'nun tapas bölümünde bir tabak jamon iberico sipariş ettiğimizde tüm barın gözleri bize çevrildi. Sanki biz şımarık turistlerdik, Madrilenalar ise daha mütevazi takılıyorlardı.









20 Nisan 2010 Salı

Alsace Tadım Notları



Ve Alsace Bölgesi Tadım Notları


HENGST PINOT GRIS 2007

Alsace Pinot Gris’lerinin diğerlerinden daha baharatlı özeliği olduğunun bir ispatı. Asit oranı yüksek olan bu şarabın kayısı gibi meyvemsi özelikleri dengesini anlatıyor.

MERCEL DEISS 2004

II. Dünya savaşından sonra hayat bulan Marcel Deiss bağları Alsace’ın asi çocuğu Jean-Michel Deiss’a ait. Bu şarap Riesling ve Pinot Gris harmanı. Burunda kayısı, ayva, damakta bal kokuları açılan perde elmanın ve limonun devreye girişi ile asiditesini gösteriyor. Aroma zenginliği bu şarabın kremalı soslara dayanacağını işaret ediyor.

TRIMBACH RIESLING 2004

Mineral seviyesi belki de ilk dikkati çeken farklılık. Şeker oranı diğerlerine göre daha düşük olduğu için bir önyargı yaratıyor ama aromalar açısından yeterince tatmin ettiği söylenemez.

MARCEL DEISS GRAND CRU 2005 – Schoennenbourg

Yasemin, bal, misket üzümü, karamel ve baharat notları hakim.Yoğun gövdeli ve kompleks bir şarap. Roqueforte, Stilton gibi peynirler ile birebir.


Biraz da Gewürtztraminer konuşalım:

Gewürtztraminer üzümü dünyanın muhtelif bölgelerinde yetiştirilmesine karşın orijini kuzey İtalya’da Alto Adige bölgesinde bulunan Tyrol isimli küçük bir kasabadan doğar. “Gewürtz” baharatlı demektir. Bu üzüm, ancak soğuklarda ve yükseklerde mutlu olur. Dolayısı ile gelişimi de yavaş ve konsantre olarak seyreder
.

JOSMEYER Grand Cru 2004

Asit gerçekten damakta patlıyor. Aromaların biraz geride kaldığı söylenebilir. 2004 rekoltesi olmasına rağmen biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu bas bas bağırıyor.

MARCEL DEISS GEWURTZTRAMINER 2004

Asil küfün varlığı hemen fark ediliyor. Ayva marmeladı, kurutulmuş üzüm derken dengeli bir asit ve baharat ortaya çıkıyor. Burada yemek eşleşmesine çok özen göstermek gerekir. Çünkü tatlı ile tatlıyı öldürmemek, kontrast yaratmak esas alınmalıdır. Bisque soslu, hafif baharatlı bir ıstakoz yerinde bir seçim olabilir.

AUDREY + C. BINNER

Burada üzümün ne kadar ağır siklet yarıştığını görmek mümkün. Şeker de, asit de öyle yüksek ki Alsace bölgesi dışında başka bir örneğini yakalamak imkansız. Mangooooo diye bağırıyor adeta! İnceden turunç hissetmek de mümkün. Bu şarabı asya mutfağının yanına yakıştırmayana aşk olsun. Özellikle Hindistan cevizi sütü ile yumuşacık bir birliktelik oluşturur.




18 Nisan 2010 Pazar

PAYLAŞILAMAYAN GÜZELLİK…


PAYLAŞILMASI GÜÇ GÜZELLİK…

Bir yer, gezmeden, görmeden nasıl hayal edilebilir ki hayaller sözcüklerle ifade bulsun? Fransa’nın sağ omzunda, iki kültürün tam ortasında kalmış bir güzellik Alsace. Tarihte güzelliği yüzünden bir türlü paylaşılamayan, başkalarının bencilliği ile hüzne mahkum edilen narin prensesleri anımsatıyor adeta. Milattan önce, Julius Caesar ile başlayan bu sahiplenme, on ikinci yüzyılda I. Frederick tarafından nakış gibi işlenmiş, güzellikleri seven herkesi kendine çekmiş. Başı dimdik ayaklarının üzerinde dururken Fransız Devrimi’nin ideallerine kapılarak Fransa’dan yana seçimini yapmış. Ama seçimi kendisinin yapmasına ne hacet, ansızın sahiplenme savaşları başlamış sınırlarında. Kollarını iki ayrı koldan kendine çeken kültürler arasında kalınca azap günleri yaşamaya başlamış. Fransa tarafı yenilince ana dili başlayarak tüm değerleri elinden alınmış. Birinci Dünya Savaşı ile Almanya’nın parmak uçlarından kaymış. Hitler ile karşı karşıya kaldığında teslimiyet ile boynunu bırakan kısraklar gibi karşı koyamamış. Yüzyıllar sonra nihayet güzelliği ile baş başa kalmayı başarmış. Çünkü önüne çıkan tüm sancılı zamanlara rağmen içinde büyüttüğü sevgisi ve o sevgi ile yoğrulan doğası aydınlık günler için tüm enerjisini saklamış.

Paylaşmayı bu denli imkansız kılan, karmaşık geçmişli Alsace, beni hayallerim ve merakım yüzünden teslim almışken ona uzaktan da olsa yakın olabilmenin ancak yudumlarda saklı olabileceğini düşündüm. Bu yüzden biraz okudum, biraz tattım, biraz daha okudum sonra yine tattım. Milattan önce 58 yılında Romalıların tohumlarını serptiği bağlarından çıkan Alsace şarapları ile ona şimdiden göz koydum.

Şarap Dostları Derneği ile yaptığımız Alsace Tadımı merak edenler için çok yakında…

15 Nisan 2010 Perşembe

PELİNOTU’NUN YEŞİL RÜYASI….


PELİNOTU’NUN YEŞİL RÜYASI….

Moda kasırgaları takipçilerini çılgınca kasıp kavurur. Varsa yoksa moda, sevsek de sevmesek de moda. Üstüne üstlük, bir de, her zaman gıpta ettiğimiz isimler modayı benimsiyorlarsa, artık sayfa kapanana dek vazgeçmek imkansızdır. Aradan yıllar geçer, bazen yüzyıllar. Bir bakarız apartman topuk yine ayakları süslüyor, turuncu dekorasyon tekrar rövançta, ülkemizde Osmanlı mutfağı yine en çok tercih edilen iş yemeği mönüsü olmuş. Dünyanın unutamadığı isimler ve tecrübeler perde arkasında olunca ve bunun üzerine bir de “yasak” kelimesi eklenince içki dünyasında ise ilk sırayı “Absinthe” içkisi alıyor.



Absinthe nedir? Aslında tedavi amaçlı bir formülden yola çıkar. Pelinotunun şarapta bekletilmesi sonucu oluşur. Zaten ismini de pelinotunun latince ismi olan “Artemisia Absinthium” dan alır. Bazen “acı pelin”, “Ak pelin”, “Büyük pelin” olarak da anılan Pelinotu, Avrasya ve Kuzey Afrika’da yetişir. Muhtemelen eskiden bağırsak kurtlarına karşı kullanıldığından olsa gerek, bitkinin İngilizce adı “wormwood” yani kurtağacıdır.

Milattan önce 1600’lerde Mısır’da keşfedilir ve klasik tarihi yolculuklar sonucu Yunan medeniyetinde hazım sorunlarına, ağız kokusuna iyi gelir. 17. yüzyıla doğru, romatizmadan tutun, vebaya, hatta doğum sorunlarına iyi geldiği öğrenilir. Kısa süre içinde halkın içine yayılan yemyeşil renkteki bu iksir, etkileri sebebiyle farklı sembolik ritüellerde yer alır. Örneğin, atlı araba yarışlarının sonunda şampiyona sunulan Absinthe, “her zaferin acı bir tarafı vardır” görüşünü sembolize eden bir anlam taşır. Çünkü reçete gelişmeden önce oldukça acı bir lezzeti olan bu içki, Yunan dilindeki “Absinthion” kelimesinin karşılığı olan “içilemez” anlamına gelir. Zaman içinde gelişen reçete, İsviçre’den Fransa’ya, Pernod kardeşlere kadar ulaşır.

Absinthe’in 1800’lü yıllarda geldiği nokta onu belki bin yıllarca popüler kılacak bir statüdür. Dahilerin çıkamadığı veya fark edilemediği günümüz dünyasında, hala Vincent Van Gogh, Oscar Wild, Ernest Hemmingway gibi isimler yer alırken, onlardaki “Absinthe” tutkusu yaklaşık iki yüz yıldır herkesi bu içkiyi merak eder, dener, içer hale getirmiştir. 1850’lerin bohem Paris’i, “küçük Paris” olarak nitelendirilen New Orleans ve takipçileri, alkol karşıtları tarafından “içki yasağı” öncesi bir nevi “ibreti alem” olarak gösterilmiş ve neredeyse günümüze kadar birkaç istisna hariç hemen tüm dünyada yasaklanmıştır. Soru farklı noktada tekrar gündeme gelir…Liberal ve köklerine sahip çıkan zihniyetler (Kanada, Çek Cumhuriyeti, İspanya) neden herhangi bir sıkıntı tecrübe etmeksizin “Absinthe” severleri sükut-u hayale sokmamışlardır?

Biraz da, Absinthe içkisinin bugünkü dünyasından söz edelim. 1990’larda “Absinthe”, yavaşca popular kültür dünyasına geri viteste yol almaya tekrar başlar. Çoğumuzun zevkle izlediği “Moulin Rouge” filmi, Paris’in bohem dünyasını ekranlarda keyiflice işler. Bir yandan da yeşil iksirin peşini hiç bırakmamış uzmanlar cazip reçete araştırma geliştirmelerine devam ederler. Absinthe efsanesinin son geldiği nokta şudur: Temel muhteviyat olan meşhur Pelinotu, üzümden elde edilen brandy’nin içine nüfuz eder. Bu karışıma anason ve rezene eklenerek damıtılır. Diğer yandan, bir çeşit Melissa, hüdaverdi otu ve tarhun infüzyonu elde edilir ve damıtılmış karışıma eklenir. İki yüzyıldan sonra Amerika pazarına takrar giren “Absinthe” işte bu lezzet kıvamına ulaşmış durumdadır. Pelinotu riskini ortadan kaldırarak daha çok anason odaklı içki olarak üretime geçen Pernod (diğer isimleriyle Ricard, Pastis), Absinthe eksiğini bir nebze giderebilmiştir. Hatta bugün Paris’te, bünyesinde 80 çeşit Ricard bulunduran bir bistrolar bulunur. Bu içkilerin sunum ritüeli de gerçekte Absinthe içkisinden gelir. Bir shot bardağı ölçüsünde doldurulan Absinthe büyükçe bir likör kadehine boşaltılır. Bir kaşık içine yerleştirilen küp şeker, üzerine dökülen soğuk su ile yavaş yavaş Absinthe kadehinin içine süzülür ve karıştırılır. Bugün bazı Pastis şişeleri ile birlikte promosyon amaçlı bu kaşıklardan hediye edilir.

Birgün Rakı hayatımızdan kaldırılırsa ne düşünürüz tam olarak kestiremiyorum ama birçok kültür adapte oldukları alışkanlıklardan zoraki men edildiğinde hep içlerde kalan bir isyan oluyor gibi….

13 Nisan 2010 Salı






KADIN DA VİSKİ İÇER…

“Dear Wendy”…Bir grup asosyal çocuğun tek ortak ilgi alanı, sonradan adını“Wendy” koydukları bir silahı konu eden filmin adıdır. Wendy hakkında fiziksel her şeyi öğrenirler, aslında tüm silahlar hakkında tam anlamıyla usta olurlar, ancak bir tek kuralları vardır; “asla canlı hedef gösterilemez”. Zombies grubunun müziklerini bestelediği bu film bana “takıntının güzelliği” hakkında olağanüstü hisler vermişti. Benzer hisleri yıllar sonra “Jack” adında bir adam ile yeniden yakaladım. Bu sefer bir grup çocuk değil, kadınlardı takıntı sahipleri. Hepsinin hayatında Jack vardı. Kimi onunla tanışalı aradan 20 yıl geçmişti, kimi Jack’i komşusuyla paylaşıyordu. Hatta aralarından biri Ondan kocasına bile bahsetmişti. Jack ile tanıştı tanışalı karısının hayatındaki olumlu gelişmeleri gözleyen koca, her şeye rağmen karısına hak vermişti. Çünkü 1.57cm boyundaki Jack Daniel isimli büyük adamın 1866 yılında Tennessee’de yarattığı Jack Daniel’s isimli viski bu kadınların ortak tutkusuydu. Onlar Jack ile mutfağa giriyor, Jack ile eğleniyor, Jack ile özgürleşiyorlardı.

Hafif içkiler kadınlar için sadece bir dayatma!!!


Bir şey, kendinize ne kadar tekrar ederseniz başınıza gelirmiş. Yıllar boyu kadınlara “hafif içki” öylesine dayatılmış ki gerek kendileri gerekse etrafındakiler buna inanmış ve yüksek alkollü içkiler bir türlü kadınlarla özdeşleşememiş. Buna karşılık, Sümerler döneminde içki sunulan barların kadınlar tarafından yönetildiği düşünülürse medeniyetler içinde kadının içkiye uzak kalmasını gerektirecek bir sorun olmadığı anlaşılabilir. Bugün İngiltere’ye baktığımızda toplam viski tüketiminin ¼’ünü kadınlar gerçekleştirirken, İskandinav ülkelerinde de hatırı sayılır bir oran olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi: Whisky üzerine bir Case Study Gerçekleştirelim
Angela Howard, 37 yaşında, New York’ta yaşayan, tasarımcı bir hanımdır. Haftanın en az üç günü, iş çıkışı, 510 Hudson Street’te bulunan Employee’s Only” isimli bara gider ve orada genellikle tek başına 2 saat geçirir. Bu barı seçmesinin ilk sebebi barda bulunan whisky çeşitliliği, ikincisi ise işine yakın olmasıdır. Angela her gittiğinde whisky’nin engin dünyasını keşfetmek, onu daha yakından tanımak için ister Tennessee, ister Islay veya Irlanda, gözüne kestirdiğinden bir bardak sipariş ederek whisky ritüeline başlar. Yudumlarken notlarını alır, sonra bu yorumlarını blog’unda paylaşır.

Onu gözleyen bar sakinleri acaba ne düşünmektedirler?
Angela’nın “maskulin” bir kadın olduğu konusunda fikir birliğine varırlar. Çünkü onların gözünde kadın renkli, süslü içkilerle veya kahvenin, çikolatanın perdesindeki alkol çeşitleriyle mutlu olabilir. Yine onlara göre whisky imajı, en az orta yaşlı, oturaklı, hatta mümkünse sakallı adamlara mahsus bir görüntü olmalıdır. Oysa Angela, bardaki erkeklerin kapasitesini ve hırsını adeta taciz etmektedir.
Devamı sonra....

iyiyemekten Zeyno'ya uzanan yol...



Sevgili olmasını hayal ettiğim okurlarım,

Hayalin büyüğü küçüğü yoktur derler. Hayal etmek bedavadır. Zihnimizin, kalbimizin el verdiği sürece hayallere dalarız bu yüzden. Hele birinin gerçek olduğunu görüverelim, bir anda tüm hayallerin namusu bozulur, hayal dünyasından çıkıp, gerçeğin kölesi olur gariban hayaller.

İşte Zeyno da, çok ufaklıktan beri hayallere dalıp duran, rüyalarını ciddiye alan, iki ayrı dünyada yaşamanın hazzını alan bir kızcağızdır. Tek tutkusu "gastronomi" denilen, insanlığın başlangıcından bu yana en mühim anlara şahit olmuş, önceleri fizyolojik, daha sonraları maddi ve keyfi ihtiyacın peşinden koşturmak olmuş. Kimi vardır bu işi suya sabuna dokunmadan yapar. Lakin, Zeyno'nun bir başka hayali de bu tutku sofrasına başka tutkuluları oturtmaktır. Paylaşmak, gelişmek, analamak, hissetmek hayatın vazgeçilmezlerini oluşturmaya başlamış.

Derken hayaller, başka hayalleri peşi sıra getirmiş. Gerçekleştikçe gurur duymuş, haz almış ama bir süre sonra da vücudun titreşimlerinin hayallerin dinamizmine ayak uyduramadığını, hayallerin içinde yavaş yavaş kaybolduğunu, hayallerin gerçeğe dönüşmesi için bu yaşamda sevmediği manzaralarla karşı karşıya kalması gerektiğini fark etmiş.

Ve sonra bir anda durmuş!

İşte bu blog hayalleri ile sadece ve sadece Zeyno'nun...

Takip etmeniz ümidiyle, etmeseniz de böyle bir yerin varlığını bilmek yeter!