27 Mayıs 2010 Perşembe

Madrid'den Diğer Öneriler



Mercado de San Miguel Madrid'de birkaç öğle yemeği için kendinizi adayacağınız biryer. Şehyin ortasında, cam bir fanustasınız. Fanusun içinde balıkçılar, şarküteri, peynirci, şarapçı, tatlıcı ve daha neler neler. İsterseniz torbaya atıp eve götürebiliyorsunuz ya da etraftaki ahşap barlara dayanıp, şarabınızı kadehte satın alıp, minik tabaklardan "tapas" tarzı bir sofra yaratabiliyorsunuz.

Dassa Bassa tamamen food&wine dergisine güvenerek seçtiğim bir noktaydı. Ve her zamanki gibi hayal kırıklığına uğramadım.

Casa Alberto Lezzetleri


Jamon iberico vazgeçilmezlerin arasında yer alırken, caracoles (hayır emniyet gibi bir anlamı yok, sadece "salyangoz" kelimesinin ispanyolca karşılığı. ) güveç kabında bol domates, al biber ve sarımsak ile pişirilmişti. Sırtlarında taşıdıkları evden kürdan yardımıyla çıkarılması son çok da kolay olmayan bu lezzet unutulmazdı diyebilirim.


Midyeler buharda pişirilmişti (mejillones salsa brava) ve yine acımsı al biber sosu ile sunulmuştu. Bana göre biraz fazla kurumuştu. Ya da sıvı olmayan bir sos ile sunulduğu için salonun sıcaklığını hemen gözeneklerine sokmuş ve dayanamayarak kurumuştu. Şarap, sofra şarabı bile olsa rioja bölgesinden olduğu için şikayete asla taviz vermiyordu.

Tahminimden çok daha yumuşak dokulu Chorizo a ala sidra ile bitiş yaparken Jazz Klübü'nün yerini anlama uğruna çok senedir kullanmadığım İspanyolcam yine tozlu sandığından dışarı çıktı.

4 Mayıs 2010 Salı

İlk tapas macerası "Casa Alberto'da"...


Elimde koca bir restoran listesi, kimi Madrid'de bir süre yaşamış dostlardan alınan nbilgiler, kimi food&wine, ny times gibi güvenilir kaynaklardan yazılmış notlar. Tüm gün şehri tanımak için tabanlarımın altı kazınmış, kibrit kutusu otel odamdaki yastık ile şehir ışıkları arasında geçen kararsız dakikalar tüm hızıyla ilerlerken "hissi-kablel-vuku" ile burun doğrultusundaki noktaya odaklandım. Saat gece 23:00, Madrid sokakları cıvıl cıvıl, kitlendiğim noktadaki "Casa Alberto" nun kapısından dışarı kuyruklar taşmış. Acaba "o yer" miydi?


Azim ile merak karşımı bir güdümlenme ile karar kendini verdirdi. Fakat ikinci mücadele konusu bırakın oturacak bir yeri, yanaşacak bir yer bile bulmanın son derece zor gözükmesiydi. "Restoran mı, tapas mı" şeklinde garsondan gelen suale cevap vermek için ne kadar tereddüt ettiğimi anlatamam. Zavallı ayacıklarımın artık mecali kalmamıştı, sevgili midem de kazınma alametleri ile ayaklarımı destekliyordu. Öte yandan "ulu beynimin" kimseyi takmadığına ait sinyaller çoktan gelmeye başlamıştı. Şöyle fısıldıyordu kulağıma sinsi sinsi " Bu akşam sen bir Madrilena'sın, kimseye çaktırmadan kalabalığın içine süzül ve olanları gözle!".


Ve ulu beyine boyun eğmiş vaziyette, turistlerden illallah gelmiş garsona acı bakışlar atarak, "burada, tapas bölümünde bekleyeceğim" dedim....


***Şimdi bir saat sonra tanışacağım "iyiyemek avcısı" blogcu dostlarımla Tuğra restoranda sohbet etmeye gidiyorum. Döner dönmez Casa Alberto hikayesini bitirme niyetindeyim...hasta luego!