
Elimde koca bir restoran listesi, kimi Madrid'de bir süre yaşamış dostlardan alınan nbilgiler, kimi food&wine, ny times gibi güvenilir kaynaklardan yazılmış notlar. Tüm gün şehri tanımak için tabanlarımın altı kazınmış, kibrit kutusu otel odamdaki yastık ile şehir ışıkları arasında geçen kararsız dakikalar tüm hızıyla ilerlerken "hissi-kablel-vuku" ile burun doğrultusundaki noktaya odaklandım. Saat gece 23:00, Madrid sokakları cıvıl cıvıl, kitlendiğim noktadaki "Casa Alberto" nun kapısından dışarı kuyruklar taşmış. Acaba "o yer" miydi?
Azim ile merak karşımı bir güdümlenme ile karar kendini verdirdi. Fakat ikinci mücadele konusu bırakın oturacak bir yeri, yanaşacak bir yer bile bulmanın son derece zor gözükmesiydi. "Restoran mı, tapas mı" şeklinde garsondan gelen suale cevap vermek için ne kadar tereddüt ettiğimi anlatamam. Zavallı ayacıklarımın artık mecali kalmamıştı, sevgili midem de kazınma alametleri ile ayaklarımı destekliyordu. Öte yandan "ulu beynimin" kimseyi takmadığına ait sinyaller çoktan gelmeye başlamıştı. Şöyle fısıldıyordu kulağıma sinsi sinsi " Bu akşam sen bir Madrilena'sın, kimseye çaktırmadan kalabalığın içine süzül ve olanları gözle!".
Ve ulu beyine boyun eğmiş vaziyette, turistlerden illallah gelmiş garsona acı bakışlar atarak, "burada, tapas bölümünde bekleyeceğim" dedim....
***Şimdi bir saat sonra tanışacağım "iyiyemek avcısı" blogcu dostlarımla Tuğra restoranda sohbet etmeye gidiyorum. Döner dönmez Casa Alberto hikayesini bitirme niyetindeyim...hasta luego!